7 Aralık 2014 Pazar

-Böyle geceleri nadir yaşarsın, dönüm noktasıymış gibi gelen gecelerden bahsediyorum, ne yapacağını bilemediğin gecelerden. Hüzne çok müsait olan gecelerden. Yalnızlıkla çok iç içe olduğunu anladığın ve bunu kabullenmen gerektiğini düşündüğün geceler bunlar. Hayatın boyunca bir elin parmağını geçmez bu geceler, başınızda yüksek dozda ağrı vücudunuzda bir yanma hissi olur böyle gecelerde, ayakta tuttuğuna inandığın bütün değerler o gece yoktur, soyut ya da somut tutunacak bir şeyinin olmadığını anlarsın. Geçer mi bir gün dersen, ben hala izini taşıyorum üstümde. Kabullenmen gereken 2. durum, zorlamayın.( Hiç gülümsemedi giderken, hiç gülümsemeyecek gibiydi.)  Beynini yorması gereken konular düşünürsün böyle gecelerde. Anlamlı olup olması o an için önem arz etmez, sadece doldursun beyni meşgul etsin. Soluduğun havanın nefes borusundan geçmesi bile acıtır. Şu an ki teknoloji ya da bilim henüz bu geceye çözüm bulamadı. Psikologlar konuşarak bir şey başaramayacaklarını hala anlamadı. Alex'te futbolu bırakmış mesela. O da beni bıraktı, olsun. 

Anladın mı İrfan?

- Abi yağmur da yağıyor bak, hadi kalkalım.


- Fena mı İrfan, toprak kokar biraz. Hatırlamamız gerekenleri hatırlarız. Bira getir sen.

25 Ekim 2014 Cumartesi

   Bir cümle ilk kullanıldığında her zaman diğerlerinden daha büyük etki yaratır, sürekli tekrarlamak o cümlenin değerini azımsamaya sebep olur. Her duygunun belirli artçı girişimleri olur. Buna aşk, yalnızlık, umut dahildir. Cümleleri tekrar etmeyi bıraktım bu sebeple, ilki yeterli olmadıysa bunun üstüne basmak sadece kendini küçültmek oluyor. Anlayacağın yine yağmur yağdı bugün, asfaltın arasından toprak kokusunu içime çekmeye çalıştım, bir boka yaramadı. İşin kötüsü kendimi de kandıramadım, oluyor öyle bazen, insan kendini kandırmaya ihtiyaç duyuyor. Gerçekliğinden emin olmak istemiyoruz hayatımızdaki yanlışların. Yanlış insanların, yanlış seçimlerin, yanlış kararların esiri olarak kendimizi bir kafese koyuyoruz kendi elimizle. Ama yanlış zaman diye bir şey yoktur, doğru zaman da yoktur. Zaman kimseyi umursamadan kendi çapında çürütür bizi.
   Biz ise kaybettiklerimizin elimizden, vücudumuzdan kayıp gitmesini izleyecek kadar acizleşiriz. Bu süreç bittiğinde ellerimizin boş olmasına yakındığımızdan çeşitli şeylere bağlılık duyma ihtiyacı hissederiz. Kimisi uyuşturucu, kimisi alkol, kimisi sigara ya da etkilenilen vücutlara bağlılık duymak ister, bunu bir ihtiyaç olarak görür. Vücut dedim çünkü işi soyuta indirgediğimizde eğer duygular arasında bir hareketlilik oluyorsa kayıp giden insanın izini silen bir silgiye dönüşür. Yeterli olur mu derseniz çoğu zaman hayır. Şiddetli bir sarsıntı her zaman daha iyi gelir böyle durumlarda, eğer yıkılmazsanız kendinizi güçlü hissedersiniz.
  Ben yıkıldım, yeterince güçlü değildim. Etimle kemiğimle kendimi korktuğum derin sulara bıraktım. İç huzurum yok ama tütün hala var. Tütün iyi ki var. Tanrı okyanusumun üstüne sek rakı yağdırdığından beri sarhoşum. Yorgunum diyorum. Kalan enerjimi nikotin katran vb. maddeleri içime çekmek için harcıyorum. Sakallarımı da kestim, evini terk etmiş 8 yaşındaki bir çocuk gibi dünyayı izliyorum. Fakir Edward, seni de özlemedik değil. İyi geceler.

18 Ekim 2014 Cumartesi

İç içe girmiş apartmanların manzarası penceremde yine, hiç arkamı dönmedim onlara. Bana "-burası sensin evlat, unutma bizi" diyorlardı sanki. Uyku problemimin olması ayrı bir zorunluluk getirse de benimkisi zorunluluktan değildi. "-Apartmanlar kadar olamadık birader" diyordum tanrıya, o da bulutların üstünden orta parmağını kaldırıyordu kesin, bu ağır dramın başka açıklaması olamazdı. Sırt çevirmeye gelince, ben kimseye sırtımı çeviremedim. Babamdan geliyordu bu huyum, hayatında kimseye arkasını dönememediğinden kaybetmiş hep. Ama afilli kaybetmiş babam, hakkını vermiş vesselam. Onun kadar olur muyum bilmiyorum ama izinde olduğum kesin. Geçen gün salonda otururken oğlum sana bir şiir yazıyorum ömrüm yeterse vereceğim dedi. Annem dahil bu zamana kadar kimseye şiir yazmayan o saçları ağarmış adam beni adam yerine koyup şiir yazıyor, içten içe götüm kalkmadı değil. Hüzün dolu bir adamın arada sırada tatması gereken şeyler bunlar, başka türlüsü çok masraflı oluyor. Saçım sakalım birbirine karıştı ayna bile "-bu ne hal gereksiz herif, git öldür kendini" diyor arada sırada. Ya da paranoyak oldum iyice. Yarısını önündeki apartmanın kapattığı pencereden kızın birini görür gibi oldum, perdenin arkasından aralıklarla bakıyordu. Bozuntuya vermedim hiç, sigaramda vardı zaten tam bir rönesans düşünürü gibiydim. Martıların o evin üstünde bir daire çizmesine anlam vermek yeterince dikkatimi ve sigaramı tüketiyordu zaten. Gitti sonra bizim kız, yarın buluşacağı sevgilisiyle kıyaslama yaparsa eğer yüksek ihtimal biraz yakınacaktı. Benim gibi adamlar bilirler kadınlar düşünen erkeklerden etkilenmek için bahane arar. Cevabı zaten içindedir ama kadın işte, sürekli bir arayış. Her ay düzenlediğim geleneksel marlboro special gecesinin bitiminde erkek arkadaşını "artık" sorgulayan, kendine hak ettiğinin ne kadarına sahip olduğunu soran ve hayatın bu denli saçma olduğunu henüz kavrayamayan bir kadınla bakıştık farklı zaman dilimlerinde. O artık düşünüyordu ama adını bilmediği bir adama karşı çelişkili bir tutku içindeydi, ben ise beni düşünmeye sevk edenin verdiği yetkiyle paketi bitirip uykuya dalacağım. Siz güzelsiniz bayan, benim karakterim soluk

7 Eylül 2014 Pazar

  Çatıların üstünde gezen kediler, gökte ise bulutlar ve uçaklar vardı. Nedense hüzünleniyorum bu aralar uçak gördüğümde, üstündeki ışıklarını içinde bulunan insanlardan aldığını düşünüyorum. Biraz paranoyak oldum galiba sakallarım da uzadı. Komedyenlerin dram filmleri her zaman iyi olur, güldürebilmek için ağlatmayı da bilmek gerekir diye mırıldanıyorum sabahın 6sında.
Hegel'e teşekkür ediyorum böyle şizofren bir tavra bürünmeme yardımcı olduğu için; onsuz çok daha sıradan olurdum.
  Beynimde ikilemler sevişiyor şuan bile.
Sıradan olmak bu kadar kötü müdür acaba? Neden kendimizi parlayan yıldızların arasında en çok parlayan olarak görmek isteriz, bu örneği verirken bile bardağın dolu tarafına bakıyorum alışkın değilim böyle durumlara.
Gökyüzü hafif kızıla büründü ve gök gürüldüyor. Camda ki yağmur tanelerinin her biri çakmağı herhangi bir amaçla kullanmamı emrediyor sanki. Uçan martılar ise yıldırımlardan kaçarken can havliyle atıyor kendini sağa sola.
Ben neden yazıyorum bunları? İnanın bilmiyorum, ama penceremdeki yansımama bakınca hiç hoş şeyler görmüyorum sayın okur. Karşı apartmanın salon ışığı hala yanıyor, sanıyorum yaşlı bir kadın yatmadan önce yakıyor bu ışığı güvenlik amaçlı, ilkel ama işe yarayan bir yöntem kabul edilmeli. Aklımda ne unutulmaya çalışılan bir kadın nede düşünmem gereken faturalar var, yaşam kaygısı ya da hayat mücadelesi, hiçbiri.
Nötr olma durumu bu galiba, gerekli şartları da eğer buraya kadar okuduysanız öğrenmişsinizdir. Okumuş ve kafanız hala basmamış ise siktir edip bir sigara yakmanızı tavsiye ediyorum, anlasanız da yakın. Elinize çok yakışıyor biliyorum. Bu sabahlık böyle sayın okur, güneş bu saatlerde kendini göstermeliydi ama göstermedi. Zaten bende pek meraklı değilim sikik suratını görmeye. Eğer diğer yazılarımı okuduysanız; ki öyle birinin olduğunu sanmıyorum, güneşi sevmediğimi bilirdiniz. Ben yavaştan gideyim, Olimpos için tütün vakti.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Kendimi Kaybettiğimde Sen Yaşındaydım

İnsanlar kör, insanlar megaloman, insanlar biraz alaturka, biraz da sahtekar.
Eskiye o kadar sevgi göstermek istedik ki, yeniye sırtımız dönük kaldı hep. Bir güvercinin simgesel ve nostaljik değeri o kadar yüksekti ki, mektubu sevemedik. Zamanla başa mektup geldi ve ondan sonra gelenleri sevmedik.
Biz hep bir şeyleri sevgisiz bıraktık. Parkları,  boş sokakları, basık birahaneleri. Sevgisiz bırakmayı öğrenince birbirimize sıçradı o eğreti eylem.
İnsanlar artık kendi türüne göz ucuyla  bakıyordu, kendi ırkına antipatik hareketler sergiliyordu, bir nevi kendimizi sevmiyorduk.Zamanla özelleşti bu durum ülkemizdeki her şey gibi. Belirli kişilerden nefret edecek kadar indirgedik duygularımızı, belirli kişileri umursamayarak bir tık daha ileri gittik bazen.

Kendimi kaybettiğimde sen yaşındaydım
 Sen ilk beni sevmedin, senin ilk denek örneğin bendim, laboratuvarın genişti, tattırmak istediğin duygular için yeterli teçhizatın vardı. Benliğime kuytu duvar köşeleri sakladın, loş ışıklar ve yalnızlık aşıladın. Ben, sana göre buna layıktım.
Varoluştan beri zayıftı insanoğlu, en çokta kendi türüne karşı.
Yaşayan örnekler görmek istedin kendince ve bir dünya yarattın benim içimde. Rutubetli duygularım için pencere açtın, zaafımı örten bez parçasını yaktın.
Optimist bir denek ve meraklı bir kadın hiçbir matematiksel işlemde sıfırı geçemez. Etkisiz eleman olmak bunu gerektirir.

Kendimi kaybettiğimde sen yaşındaydım
Toy değildim o zamanlar, fiziksel olarak ciddi yer kaplıyordum. Üstelik sigara içenlerin ortalamasından daha yüksek nikotin besliyordum ciğerlerimde.
 Seni sevmek ciğerlerde zifir ve nikotin barındırmayı farz eder.

Kendimi kaybettiğimde sen yaşındaydım
Ben hala o yaştayım ve beklenti denilen içevurum artık bir kelimeden ibaret. Nikotin fiyatları daha pahalı ve keskin sirke sadece küpüne zarar.
Ben artık
sadece
kendime zararım

Samet Özkan

28 Haziran 2014 Cumartesi

Yalnızlık, dört duvarlı bir hapishane, aşk tipi, dert tipi... Her insanın yalnızlığının sebebi farklı elbet, her duvarın aynı malzemeyle yapılmadığı gibi.
Biz o dört duvara çeşitli tablolar asıp mutlu olmaya çalışan insancıklarız nihayetinde. Çoğumuzun tabloları saydam, çoğumuzun tabloları soyut, çoğumuzun tabloları yalnızlığın o çirkin maskesini gizleyebilecek kadar büyük ya da anlamlı değil.
Yalnızlığın asaletini ezebilecek bir gücüm, kabiliyetim yoktu benim. Duvarlarıma asacak tablolarım yoktu, yalnızlığın asaletini görmemek için çabalamam gerekti. Başardığımı sanıyor insanlar, çünkü başarmak her insan için farklı anlamlar ifade ediyor çoğu zaman. Kimisi kaybedişleri, kimisi kaybetmek istemediğini, bazıları da kendini saklıyor o tabloların içine ve buna başarmak diyor. Ama sadece bir tablo bütün duvarları gizleyemiyor ne yazık ki.
 Dedim ya yalnızlık bir hapishane gibi, gardiyanı sevebiliyoruz bazen. Seni o kapalı kutudan kurtarmasa da sırtını dönebiliyorsun duvarlara. Bende gardiyanını sevenlerdenim, sert bakışının yerine ufak bir tebessüm bırakan gardiyan. Alışmak kelimesi yalnızlıktan türedi, yalnızlık insan işi, el emeği. Bir büyüğümüzün dediği gibi, "insan olmasaydı varoluştan gayrı, olur muydu yalnızlık, sen ayrı, ben ağrı".
 Her neyse, duvarlarla yaşamayı öğrendim, tabloyu asacak ellerim varken, gri rengine sempati beslettiğin için teşekkür ederim. Yalnızlığın meşrebini öğrettiğin için, onunla yaşamaya alıştırdığın için teşekkür ederim. Gönyede duramayan bir adam yanında da duramazdı, anlamak biraz zaman aldı.

Samet Özkan


5 Mayıs 2014 Pazartesi

Ben hüzün kokan bir adamım matmazel, ağırlığımca yalnızlık taşırım içimde. Vücudum sadece evrende bir yer kaplamaya yarıyor, tek başkaldırısı yer çekimine karşı. Omuzlarım geniş lakin çökük, üstünde unutulmamış insanlar var. Dudaklarım mağrur, hep titremeye meyyalli.
Gözlerim desen solgun, uzun uzun bakamadıklarına küsmüşlüğüdür bir bakıma. Kulaklarım insanlara sağır, dolu olan bir beyni doldurmaya çalışırlar onlar,
ne hakla?
Nefes almanın acı çektirdiği çağımdayım matmazel, buralarda zaman kavramı özneldir biraz. Susmuşluğumu delilik olarak görüyor insanlar, sen görme.
Ben konuşulması gereken zamanlarda dudaklarımdan korkarım,burun sızısı çok olur benim ülkemde.

10 Nisan 2014 Perşembe

Hayatım diğer insanların kendi yollarına giderken kullandıkları kavşaklara benziyor, hep geçen birileri var lakin hiçbirinin varış noktası değilim.
Ben bir çemberim galiba, hep kendi içinde olta atan bir adam.
Biraz da çehren, aklımda kalan kadar.

Samet Özkan.


8 Nisan 2014 Salı

Sevdiğim son kadının bana öğrettiği bir şey var,
bu zamana kadar sevdiğim her kadın değerliydi.

6 Şubat 2014 Perşembe

Biz, Tanrı'nın çay molasına yetişmek için aceleye getirdiği çocuklarıyız, öksüzüz.


Samet Özkan

18 Ocak 2014 Cumartesi

   İnsanlar acılarının yoğunluğuyla kavrulurlar. Bu, bir balonu dolduran helyum gazı gibidir. Her insanın kişiliği farkı olsa da yoğunluk arttıkça insanın dışa vurumu belirginleşir. Acılar kimi zaman bir duvar ezilmesidir, bazen ayna çatlağı, bazen de gözyaşıdır akmakta olan.
Acı kaynağı insandır çoğu zaman, duyguların katledilişi bazen ölü hücrelere benzer.
Acıyı hissetmezsiniz.
   Bu iyi tarafıdır çünkü acıyı hissederseniz vücudunuz bir şarkıya reaksiyon gösterebilir, beyniniz bir kesici alete meyillenebilir, kafanız İtalyan bir berettaya sempati duyabilir. Eskiler doğru söyler; doğada en tehlikeli canlı insandır, fiziksel temas gerekmeksizin öldürücü olabilir.
 Siz siz olun bir insana fazla yaklaşmayın. Yanıcıdır, can yakıcıdır.


Samet Özkan

8 Ocak 2014 Çarşamba

Öleceğimi hissettiğim zaman, sana bunu söyleyeceğim Hera. Eğer beni takip edersen bembeyaz karların üstünde sarılırız belki, kanımız donarken dudaklarımın tadacağı son şeyin bir kar tanesi mi yoksa sıcak dudakların mı olacağına sen karar verirsin. Bakarsın fsm yukardan bize gülüyordur, ya da İsa.
 İyisi mi afilli bir tablo oluştururuz belki gökyüzünden bakanlar için, rengi matlaşan cildimiz daha bir kamufle eder kendini mağrur haldeyken.
 Biz mağrur olalım Hera, bırak onlar maskeli balolarında duyduğunu zannetikleri şarkılarla dans etsinler. Bizim orkestramız ölüleredir.
 Eyvole sağırlar, eyvole.

 Samet Özkan

3 Ocak 2014 Cuma

  Bir kadınla tanışmak, onu sevmek ve ilahi bir kitabının çıkarılmasını düşünmek gibi durumlara düştüğümde sigara yakıp bir deniz kıyısında küfür etmeyi seçen biri olarak, jiletin bileğe dikey çizikler çizmek için icat edildiğine inanır hale geldim, simetrim bozuk biraz.
  Çarmıha gerilen İsa'nın yerinde benim olmamam üzücü. Paslı çivilerle sempati kurmak ve onlarla bir şeyler paylaşmak istiyorum bu aralar. Olağan dışı bir biçimde ölmek belki de ruhumu şereflendirmek adına yapabileceğim en zarif hareket. Ya da biraz bencillik yapıp bir halatla sıcak temas kurabilirim. Sandalyeyi tekmelemek bu dünyadan gitmeden önce sinirimi boşaltabileceğim bir araç olarak çok kullanışlı geliyor. Yerde ki halıyı kaldırarak düşünceli bir hareket bile yapabilirim belki.
 Soylu bir savaşçı gibi hayat arenasında ölmek bana biraz fazla gelirdi zaten.
 Umut kavramını zihnimden attığımda bir dilencinin yanından geçerken suratına doğru bağırarak küfür ettiğimi fark ettim. Daha sonra bir bira alıp ona verdim ve sırtını okşadım, tanrının yaptığı mizansene pek uymasa da, ona "Sana bir şey kaldırıyorum ama ne olduğunu kendin seç ! "
demem beni biraz rahatlatıyor. Yine sigara ve deniz kıyısı vakti

Samet Özkan