Eşek kadar adam oldum hala cevaplayamadığım sorular var, neden durduk yere gözlerim doluyor, saçma sapan sebeplerden ağlamaklı oluyorum. E delikanlıydık, edep adap gördük biz. Saygıyı sevgiyi insanlığı gördük. Dayak yiyerek kavga etmeyi öğrendik, ama bizi yerden yere vuran kabadayıya karşı bir türlü savunamadık kendimizi. Evet hayat bu. Telkinlerle iyi bir şey gibi gösterdik yaşamayı kendimize. Kendimizi kandırmak adına yorduk hala körelmeyen yanlarımızı. Geçenlerde bir araştırmaya kaydı gözüm, zor şartlar altında yaşayan çocuklar hakkında. Sırbistan'da Abdullah; bu aslan parçası 5 yaşında, kan hastalığı var. He birde ablası varmış bir aralar, onunda ölümünü seyretmiş yaşadığı evde. Çocuğa hala şokta diyorlarmış. Hala delirmediniz mi? Durun daha bitmedi, Beyrut'ta Ralia, 7 yaşında bu prenses, sokakta bir kartonun üstünde yaşıyor, ailesini atılan bir el bombası sonucu kaybetmiş. Yok mu çıldırma belirtisi? Mutfağa koş gördüğün ilk keskin aleti boğazına sapla.
Bu gece size başka şeyler yazacaktım, belki balkondan atladığımda ne kadar hızla yere çakılacağımın matematiksel hesaplamasını yapacaktık, yahut vücudumdaki kanın ne kadar sürede tamamen dışarı akabileceğini görecektik, ama bu çocuklar bana beni unutturdu. İnsanlık sayın seyirciler insanlık, ayağımızın altındaki paspas bile değil artık.
Bu gecenin bütün sigaraları Ralia ve Abdullah için içiyorum. Bu gecem sizin çocuklar, bu sessizlik ise herkesin.
Dünya artık bir açık hava tiyatrosu, lakin sanıldığı gibi ücretsiz değil.
20 Kasım 2015 Cuma
23 Eylül 2015 Çarşamba
Hayat bazen sadece Müslüm babanın
birkaç dizesinden ibaret oluyor, yaşanılan anılar bir cümlenin içine sığıyor.
Böyle anlardan hep korktum, çünkü uzun uzun anlatılabilen anlardan daha iyi
sessizliği bozabilecek bir durumla karşılaşmadım şimdiye kadar. Kelimelerin
yetersiz ve gereksiz olduğu anlardan korktum evet; konuşmadan sadece
kalakalmak. Karşında bir insan ya da bir duble rakının olması o kadar önemli
değil, her şey aynı oluyor, her şey olabildiğince sıfır. Faturaları ödemediği
için karanlıkta oturan adam defteri karalamak amacıyla geleneksel bir yöntem
olan muma kucak açıyor bu gece.
Küllükten taşan izmaritler bile
daha kalabalık benden. Ölmenin gayet olağan bir hamle olduğunu düşünüyorum uzun
zamandır, amaçsızlığın dibine vuruyorum gibime geliyor. Hava soğukken
terliyorum ama bu hiç ölüm tehlikesi taşımıyor, hastalığım bile vasat. İyi
yahut kötü neyim varsa kendi klasmanında zirvelerde olmalıydı, en azından bunu
hak ediyorum. Birkaç kez balkondan aşağı bakıp yüksekliğin canımı almaya yetip
yetmeyeceğini sorguladım. Daha yüksek olmalıydı…
Bağlandığınız insanın kişiliksiz
olmasının, yüz hatlarını unutmanıza
yardımcı olmadığını yaşayarak öğrendim. Evet, karakterini unutabilirsiniz
bunları yaşadıysanız ama aslolan her zaman yüz ifadelerinin beyinden kazınmasıdır.
Bilmukabele çevrenizde sürekli onu hatırlatacak materyaller var ise sıçtınız.
Salaş bir mekânda yediğiniz dönerin yanındaki ayranın markasında bile karşınıza
çıkıyorsa; bu, şansınızın çoktan eli sikinde otuzbir çekmeye başladığını
gösterir.
Sabah ezanlarını öğlenlerden daha
çok duyuyorsanız aslında bir şeylerin farkına varmışsınızdır, bunu da yaşayarak
öğrendim. Ama korkarım ki bu farkındalık bir boka yaramayacak, belki kendi
içinizde hesaplaşma yaşarken daha mantıklı davranırsınız. Ruhsuz olabilirsiniz
ileri giderseniz, diğer insanların elde etmek için hayatını adadığı onca şeyin
aslında ne kadar gereksiz olduğunu görürsünüz.
Dümdüz olabilmek, her şeyden
arınıp sadece bir et yığınından ibaret olduğunuzda acı çekmezsiniz. Mutlu
olabilme ihtimalin yüzdeye vurduğunda düşükse dümdüz olmayı tercih etmek kadar
mantıklı bir hareket var mı? Ben yok diyenlerdenim, evet dümdüzüm.
Yıldızları sokak lambası olarak
kabul ettiğim için yalnızım, hadi beraber delirelim.
7 Haziran 2015 Pazar
Sisli bir sokakta yürüdüğümde
umutlanırım, sokağın diğer ucunda belki
derim. İlahi bir kudretmiş gibi valse çalar arkadan bir duman daha alırım
elimdeki cigaradan. Kamu spotları sigara zararlı deyip seni hep gözden
kaçırırlar, ben adımlarımı yavaşlatırım, umut işte. Sisli günlerde hep kimsenin
geçmediği sokaklardan geçerim , filmlerdeki
gibi bir an yaşarız da belki karşılaşırız diye, bak bu da umut. Kimsenin
yanından geçerken umursamayacağı bir adam olup kimliksizmiş gibi dolanırım
seçim arabalarının girmediği caddelerde. Sessiz sakinken her köşe başı bir
tümörmüş gibi seni bedenimde taşıyıp, kendimi okşarım sana sarılırmış
gibi. Yokluğun vurduğunda dökülen
duvarlara, sırtımı yaslayıp kuytu köşelere çekilirim. Eksikliğin her zerremde çan gibi zonklarken
şişesinden ucuz şarabın verdiği yetkiye dayanarak sarhoş olurum güneş sokak
çocuklarından korkup kendini gizlediği saatlerde. Adımlarım artık çocukluğumdaki gibi değil,
ben artık çocuk değilim. Bünyem hala zayıf lakin hafızam hiç olmadığı kadar
güçlü. Edgar allan poe'nin bir şiirine ağlıyorum gençliğimin en doruk dönemlerinde ve ellerinden, kollarından yoksun bedenimin
içinde müebbet hapis yemiş kadar sinirliyim. Ağabeylik yapan adamların
öğrettiği mahalle adabını bir köşeye koyup,
kendi kurallarımı koymak istiyorum ayakta zor dururken. Kalabalık
caddelerdeki kahkahalardan tiksindiğimden beri varoşların benimsediği vasat bir adamım. Tırnaklarım ve eklemlerim sahipsiz
bir köpeğin patisi kadar bakımsız artık.
Olsun, elimde hala bir şarap var ve hala seni seviyorum.
Bilmiyorum kimlerle mutlu olduğunu
sanıyorsun veya hangi hastanenin acil bölümünde yatıyorsun, olsun, ben hala
seni seviyorum
ben hala
seni
seviyorum
şarabımın bitmesine rağmen.
30 Nisan 2015 Perşembe
Hayatta hiçbir şeyi yalnız yaşamayız,yalnızlığı bile. Beynimizin içinde
gezen anılar, insanlar, yalnız hissetmemizi sağlayan birileri hep vardır.
Hepimiz hatalar yaptık hepimiz bilerek kendi ayağımızı kaydırdık. Yalan çıktı
ortaya, kendimizi kandırmak adına yorduk neyimiz varsa; kendi yalanlarımıza
inandık doğruyu unuttuk. Artık yalanlarımıza aittik. Şahsımıza yaptığımız saldırılardan
meşru olanı yoktu,illegal ne varsa çektik kendimize. Doğru yaşamak hep kolaydı,
biz annemizin dalgınlıkla yaptığı yemeğe tuz biber atmadığı zamanda yaşıyoruz
hep. Ama onlar kadar masum olamayacağız. Benliğimizi akşam ezanından önce
oynadığımız oyunlarda bıraktık, ter içinde girdiğimiz evde, hiç yorulmadığımız
o güzel günlerde, seyyar arabasıyla pazar günleri poğaça satan adamı izlerken
bıraktık. Şeytanın bir bedeni yok, onun kolu bacağı bizleriz, yaşadığımız şey
hayat değil artık, onun cenneti. İyi,
kirlenmemiş, her şeyden habersiz yanlarımızı duvarlara vura vura körelttik.
Solunum devam ediyor doğru, aldığın
nefes boğazını tırmalamaya başlayacak ağır geldiğinde, yakındır bu. Çamur
kuyusunun içine atıldık, kurtulamayınca kuyuyu hayat sandık. Kulaçların anlam
ifade etmediğini öğrenenler kendini en dibe çekti ve yaslayacak bir omuzları bile
yok. Hala güçlüyüm, içimdeki öfke,nefret ve hırsla savuruyorum kollarımı göremediğim ışığa.
Oralarda bir yerde beni izliyorsan bencilliklerle dolu hayatımda jübile
yapmama izin ver, elini uzat. Ya da sal kendini kuyuya yalanlarımızı bir köşeye
koyup sarılalım birbirimize. Zaman hiçbir zaman masumlaştırmayacak bizi,
önümüzdeki sofraya bütün acılarımızı koyup paylaşalım. Gözyaşlarımızda hiç
göremeyeceğimiz o denizin kokusunu içimize çekelim. Sana hazırladığım bir cümlem var, yanıma
geldiğinde kulağına fısıldayacağım.
"Doğrularımız terk edip gitti
ve sen iyi ki doğru değildin"
20 Mart 2015 Cuma
Gözleri beline uzanan saçları kadar fark atmıştı güneşe,
vücudumu yakarken sıcaklığı, topraktan yapılma bir kılıç gibi görüp, birkaç kez
savurdum bütün insanlığa kendimi. Gücüm tükendiğinde üstüme çullandınız hepiniz,
kırmızı bir şarap gibi içtiniz dolaşan kanımı. Belki suçsuz ya da günahsız
değildim. Ama sizin tanrınız affetmiyor muydu her şeyi?
Öldüm, gökyüzünden su damlacıkları halinde üstünüze yağdım.
Pisliğinizi kendimi feda edip temizledim. Kinden şemsiyenizle mahrum ettiniz
kendinizi. Benden bu kadar. Ruhumu aya satıp gecenin karanlığında
gizlendim. Siz uyandığınızda binlerce parçaya bölüp olmadığınız yerlere serpiyor
bulutlar beni. Yaşadığınız umarsız hayatın içinde kavrulun, toz halimi görmeyi
hak etmiyorsunuz.
20 Şubat 2015 Cuma
Komplo teorilerini bir yana bırakmalıymışız bazen, eski bir
fotoğrafın sararmasını önemsememeliymişiz. Karanlık sokakların başında, oturup
düşünecek vaktimizin olmadığını kavradık biz. Rimeli akmış kadınlar, rüşvet
alan polisler, kaçak alkol getiren piçler ve sokak çocukları. Şehrin mat
rengine yakın kısımlarını aşamayacağımızı düşünmedik, korkusuzca daldık içlerine hepsinin. Belki
elimizde bir bira vardı ya da bardan çıkmıştık ve sarhoşluğun nirvanasındaydık,
başımızı eğip geçtik içlerinden, köşe başlarındaki hayat kadınlarına selam
verdik bazen. "Günaydını duymayalı çok oldu" diyen travestiler oldu,
ellerinde ne varsa paylaştılar bizimle. Herhangi bir sonumuz yoktu o aralar, dolayısıyla yolumuzda
önemli değildi o kadar. Polisler torbacılardan rüşvet alıp ekip otolarında
yarım ekmek döner yiyorlardı, özgür
dünya he? Siktir. Acısına yenik düşenlerin sokağı burası, vazgeçenlerin ve
kaybedenlerin. Kaybedecek bir şeyi kalmayanların sokağı, yarını
umursamayanların sokağı. Sokağın sonunu
göremiyoruz, sokak lambaları sönük. Duvarlarda 3. sınıf serserilerin eserleri
var. tebeşirlerle yazılan hayatlar, kimsenin silmeyi aklının ucundan
geçirmeyeceği cümleler. Tehlikeli cümleler. İstasyonda inen bir adamın
amaçsızca etrafına baktığını gördü çoğu, tanındıkları yerlerden kaçan insanlar
bunlar ve kaçmaktan yorulanlar.
"hey sen oradaki, ateşin var mı ? içimdeki hiçliği
yakacağım"
14 Ocak 2015 Çarşamba
Bazen içinde bulunduğum bedenin bana ait olmadığını
düşünüyorum, herhangi bir uzvumu hareket ettirmeye çalışıyorum kendimi
inandırmak adına. Bazen de kalabalığın içinde buluyorum kendimi, benzini bitmiş
bir araba gibi hareket etmeden boş hayatların içinde kaybolup gideceğimi
düşünüyorum. Varlığım aşikar, yokluğum o kadar da önemli değil.
Akşam olunca, rakı sofrasına oturunca, sabah ilk olarak hissedeceğim
şeyin baş ağrısı olacağını göze alarak yudumluyorum saydamdan beyaza geçen
kutsal suyu. Ruhsal problem yaşayan insanlar bu konuda fazla cahil. Doğaüstü
canlı ya da çekilemez bir acıya sahipseniz masanıza fazladan bir çay bardağı
rakı koyup geceye devam etmelisiniz. Delikanlıysa acınız ya da gördüğünüz
varlıklar oturur adam gibi sizinle içer, değilse önemsemenize gerek yoktur,
düellonun kazananı artık bellidir.
Hayat zorluklarını, başarı hırsını, bir kenara bırakıp
kendinizle baş başa kaldığınızda bir süre sonra vücudunuzda yorgunluk
belirmiyorsa o kadar da yaşamamışsınız demektir. Çünkü acı yorar insanı, ama
acımadan da öğrenilmez hiçbir şey.
Kıyı şehirlerinin şairi olduk ise
dönmedik sırtımızı Ankara gibi yorgun şehirlere
ne zaman bira içecek olsak dalgaların yüzüne karşı
bir yanımız müstakil bacaların kömür kokusunu çekti içine
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)