22 Mayıs 2017 Pazartesi

Senelerden Yakın Tarih

Yolda olma eylemi. Üstüne kurulmuş binlerce felsefi düşünce. Mutluluğun, sonunda ya da seyir halinde olduğu kabul edilen zemin. Mühim olanın ne olduğu hep tartışıldı, kimse yolun kendisine gereken ilgiyi göstermedi. İşgal edilen bir vatanın kıymetli topraklarını bölüşen işgalci devletler gibi sömürdü insanlar yolu. Genişti bu yol biraz, bizim kaçabileceğimiz genişlikte boşlukları vardı. Herkes bir yerlerde, bazı mevkileri bazı insanları bazı hedefleri bazı hüzünleri bekletti. Acısı ağır gelenler en sağ şeride geçip dörtlüleri yaktı, kapılarını açıp sırtlarını arka kapıya dayadılar. Muhafazakâr olanlar çay içtiler, günahkâr ve biraz da umursamaz takınanlar ağızlarına bira bocaladılar. Ortak noktaları ağlayışların birbirine karışıyor olmasıydı. Hangi hıçkırık kimin, bilmiyordu hiç kimse. Ama o hep vardı, elini uzattığında yakalamak istediğin hüzündü o hıçkırıklar. İnsan acısını da bağrına basmak ister bazen. Bir koru elinin içinde söndürmenin akıllıca olup olmadığı çok önem arz etmez, etmemeli, etmeyecek. En sağ şerit doldu, bir yanındaki şerit duraksamaya başladı en uçtan. Bir sıra daha dökülüp ağlayacak çok da uzak sayılmayan bir vakit sonrasında. Bu arada benim arabam yok, bisikletim de yok, ayaklarım var.
Bundan çok uzun yıllar önce bir savaş yaşandı dünyanın öbür ucunda. Bu savaşta emir komuta zincirinin en üstünde ben vardım. Çok uzun sürdü, isimlerini aklımda tutamayacağım kadar insan öldü. Hiçbiri için bir cenaze töreni yaptırmadım, yapmak isteyenlere de izin vermedim. Bu verdiğim kararlarla çelişmem anlamına gelebilirdi, bunu yapmazdım. Uzun yıllar sonra düşman ordunun komutanıyla düelloya çıkmak üzere sözleştik. İki orduyu ayıran bir semt parkının ortasında, silahsız, neredeyse çıplak, ölümüne bir düello. Orduları dağıtmış, askerleri evlerine göndermiştik iki komutan. Saat gece yarısına bir saat kalaydı ve hava hiçbir ölüme hazır değilmişçesine, inatla, umutla, bir barış çubuğu bekliyordu pelerini dalgalanan bu iki komutanın arasında gezerken. Uzun bir süre bakıştık, aradan geçebilecek herhangi bir köylünün bu bakışların arasında buz kesip kalakalması hiç  şaşırtmazdı ikimizi de. Ben daha fazla kayıp vermiştim, çok daha sinirli sayılırdım karşımdakinden. Üstelik fiziki bir üstünlüğüm de söz konusuydu, kolay kolay yere serilebilecek bir komutan değildim. Ama düştüğümde ondan daha fazla ses çıkaracak olmam, bir nevi cezbettiriyordu karşımda hislerini ve düşüncelerini saklayanı. Bir dirsek teması! Karanlıkta havaya atılan havai fişek edasıyla aydınlattı parkın her yerini. Bir kere daha! Olmayan iki kılıcın şiddetli çarpışıyla ortaya çıkabilecek sarımsı görüntüyü bütün şehir gördü. Sonra bir daha! Bir daha!  Tekrar ve tekrar! Hiç durmadan! Karşılıklı, merhametin kapı eşiğinden bile görülmediği anlar. Telefonun saatine bakılırsa bir saate yakın sürmüştü ama tarih; bir çağ kapattı o sırada. Bir dünyayı paylaşamadı iki insan, yenişemediler. Yorulmuştuk ama bu yorgunluğun hak edilmiş bir yorgunluk olduğunu kavramıştım ben. Erdemli olunmalı diyordum, ne yapılıyorsa, ne yapılmak isteniyorsa yahut yapıldıysa; erdemli olunmalı. Arkamı döndüm, gidiyordum. Düello benim için bitmişti, kazanan yoktu. Yığıldım. Etrafımdan geçen kölelerin gözleri önünde o, üstünde toz barındırmayan cihan komutanı; yığılmıştım.

Şimdi o sağdan ilk iki şeridin arasında, üstümde pelerinimle, hıçkırıklarını gizlemeye çalışan insanların arasında ilerlemeye çalışıyorum. Tükendiğini kabul etmeyen insanların boş araziye dönüp bağırdığını görüyorum, inanmadıklarına başkalarının inanmasını istediklerini duyuyorum, bu hareketin diğer insanları aşağılamak olduğunu fark ediyorum. Ben mi? Ben sadece yürüyorum, kolunda plastik unutmuş eroinmanların arasında, tüm parasını altındaki arabaya vermiş memurların yamacında, yanlış olduğunu bile bile inanmışlığın büyük bir olay olduğunu kabul edip; hayal kırıklığını daha önce tatmadan göze alan kadınların arasında yürüyorum. Rimelin değil ruhun akmış, temizlememe izin ver.

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Tuzunu Çok Koymuşsun


Çığırtkan saatlerin sonuna gelmiştik.
Tak!
Tak!
Tak!
Soğukkanlı bir sessizlik bu, soğuk savaş imgeleriyle sevişen. Ama içine dönük anıları da harmanlıyor sevişirken.  Sönükte biraz, ama çaktırmıyor. Kural tanımaz sayfalardaki iz düşüme kayıyor gözüm; yok diyorum, olmuyor bu iş böyle. Eski bir dostun seçtiği kelimelere kulak kesilmesi gerektiğini düşünüyorum; hayırlısı diyor, hayırlısıyla düşünüyorum. Üstümdeki kazak hala kokuyor. Marjinal inceliklere fazla önem verdim galiba. Ama bu benim fikrim değildi. Düşünün ki bir ağacı kökünden baltalıyormuşuz, tam düşecek iken sizi çekip almamışım. Yalnız bir ahenk buldum ki, sormayın gitsin.  Üstümdeki ağaç  hareket kabiliyetimi kısıtlamış, tesadüf eseri avucumun içine en tepedeki yaprak düşmüş. Hayır bunu tanımlayamıyorum içi dolu sözcüklerle. Literatürde yok.
Şehir de değiştirdim, bir garip oldum. Sokaklarına attığım ilk adım toplu tecavüz sahnesi olmaya çok müsaitti. Anlamsız gözlerle çevreyi kavramaya çalışırken de kendimi çıplak hissettim, çok çıplak.
Yanımda götüremediğim yaşam formlarını kapsül kapsül içmişim de, hepsi boğazıma dizilmiş gibi.
Bu paragraf toparlanmaz. Boş geçmemek adına bir latife de bulunmak istiyorum;
Gökyüzü inanmak için fazla büyük, tepeme üşüşmesi gereken şeyler de zaten kuşlar değil. Gerekli yerlere müracaat etmek için o kadar geç değil.  Değiller kafilesine bir yenisini eklememek adına burada kesiyorum. Ben de zaten ben değilim de, çaktırmıyorum.



Samet Özkan

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Pardon adın neydi?

Zaten hep böyle olur. Hayat baraj kapakları gibi geleceğini  minimal hareketlerle belli etmez. Bir anda ve şüphe taşımayacak kadar tutarlı bir yıkım. Hatta öyle bir yıkım ki Tarantino çekmeye çalışsa oynatacak aktör bulamazdı! Şimdi tam bu noktada değinmek istediğim bir vurgu eksikliği var.
   Bangladeş’te sık sık sel olduğunu biliyor muydunuz? Her yıl ülkenin dörtte biri kadarı suların altında kalıyor.Tarım arazileri,evler, yaşayan canlılar aklınıza gelebilecek her şey. Ne mi yaptılar? Evleri çamur yerine odun ile kaplıyorlar artık ve kritik noktalara devasa duvarlar ördüler. Bitti mi? Hayır. Çiftçiler deniz mahsulü işinde ustalaştılar. Artık giden tarım ürünü eskisine göre daha az, karides daha cazip gelmeye başlamış orada yaşayan insanlara. Şimdi diyorsunuz ki bu adam bunları neden anlatıyor? Anlatayım.
   Her birimiz belirli evrelerde ayaklarımızı omzumuza atıp yokuş aşağı yuvarlanma eğilimindeyiz. Bir yandan dertliyim deyip yakınıyor, diğer yandan yokuşta jilet gibi be!  Deyip keyfini çıkarmaya çalışıyoruz. Yaşadığımız süre zarfı içinde sayısız hatayı bilinçli yahut bilinçsiz yaptık, bazıları yürekliydi; “içinden geleni yap sonuçlarına katlan”  mottosuyla hareket etti.  Ama günün  sonunda hepimiz aynı  bara girip sarhoş olduk. Derdimiz ne lan bizim?! Neden bir plastiğin bilmem kaç yüzyıl yok olmadan dünyayı kirletmesini dert etmiyoruz? Neden dünya barışı için Obamaya papatya göndermeye çalışmıyoruz? Mesele nedir, olayımız ne bizim? Anlatayım.
   Kesmiyor. Dert oturmuyor üstümüze, kısa geliyor kollardan. E veremiyoruz da komşu çocuğuna, kazak  mı bu! Yanmamız lazım. İstiklalden Şişhane minibüs durağına naralar atarak yürümemiz lazım. Hatta yol üstü illegal satış yapan bir bayi bulup, yasa dışı saatlerde de içmemiz lazım. Olmuyor çünkü, kesmiyor tek başına Koyuncu Kazım.  Bak adamlar ne güzel çözüm bulmuşlar, sel varsa duvar öreriz, suyun tuzluysa karides toplarız demişler. Sen selsen bizde Bangladeşliyiz birader!  Demişler. Biz ne demişiz? Anlatayım.
   Abi biranın yanında patlamış mısır beleş mi? demişiz. Buradan Okmeydanına kaç lira yazar? Demişiz. Kimliği bıraksak yarın ödesek olur mu? Demişiz. Çok şey demişiz de boşuna demişiz.
   Bırakalım şimdi bu ayakları, biz acıya bağımlı yaşayan insanlarız. Belki bir zamanlar böyle değildik ama evrildik, başka türlüsünü yaşamayı artık ilke bile saymıyoruz ki edinelim.
   Neyse, biranın yanında patlamış mısır beleş mi?
Samet Özkan 

23 Şubat 2017 Perşembe

Göğsümün üstüne düşen cebimde taşıyorum fotoğrafını, söyleyecek başka bir şeyim yok bugün.

13 Şubat 2017 Pazartesi

senden yalnızca bir tane olmasını
dünyaya haksızlık olarak gördüm
baktığın ayna olup
bin parçaya böldüm kendimi
geçti kırılganlığının yorgun sesi
sen artık
mühim bir koronun önündeki
nota kadar mühim ve
dikkat gerektirecek kadar
keskinsin
her parçan gözümün önünde lakin
uzaklaştı kısa bir zaman önce sesin
iyi dinle
ben her birini vücuduma saplamadan evvel
deniz aşırı gezintiye çıksın
kıvrımlı bedenin
aykırısı düz bir ovayı andıran
saçlarına ters düşer

12 Kasım 2016 Cumartesi

Sahi, yağmurları nasıldı oranın?

Hayat ne zaman ne olduğunu anlamayacağımız çalkantılardan oluşuyor. Sürekli bir koşuşturma, anlamsız bile olsa diğer insanların anlamlandıracağı hareketler ve akıp giden zaman. Gerçekten neresindesiniz hayatın? Biraz daha geniş bakarsak olaya; içinde misiniz? Yirmi küsür yıldır cevaplayamadım bu soruları, hayatımın mottosu değil belki bu sorular lakin cevaplarının olup olmadığı konusunda da bir fikrim yok. Biraz daha geniş açıdan yaklaşalım, herhangi bir fikrim yok. Her yaşamın; diğer insanların iş çıkışı eve girmeden önce kapının önündeki çöplerin atıldığı hacimli çöp kutuları olduğunu düşünüyorum bu akşam. Bu akşam diyorum çünkü tutarsızlık üzerine ihtisas yapıyorum son günlerde. Evet aşığım ve kapasitemi olabildiğince kullanarak, bunu içimde çürümeden saklamak gayretindeyim. Nedeni basit, gerçekten sahip olduğum tek şey bu. Sizinde öyle. Belki henüz fark etmediniz ama kaçınız bu kadar yüksekten düştü hayatı boyunca? Kaçınız sorgu sual olmadan koşulsuz bir kabul ve bağlılık gösterdi başka herhangi bir olay ve ya kanıya? Görüyorum ki hiç parmak kalkmıyor sınıfta.
Tutarsızlık demiştim, buna sırtımı yaslayarak ikinci bir önermede bulunuyorum. Hayat eğer bahsettiklerim değilse; milyon parçalı bir puzzle olabilir. Ben puzzledan nefret ederim. Bunu bana zaman öğretti. Her şeyin vakti geldiğinde yerine oturduğunu söylediler hep, e hadi o zaman? Oturtsun nasıl bu hale getirdiyse. Belki bütün suçu zamana atıyor olduğumu düşünebilirsiniz ama inanın diğer türlü suçu paylaşmam gerekecek ve bu insanlar üstüne yerden sıçrayan  -artık- çamurlu yağmur damlasını dahil üstünde görmek istemeyeceğim insanlar olacak. Zaman iyi, zaman güzel, zaman tam da bunun için biçilmiş düzensiz düzen.
Yeni bir şehirde isimlerini vermenin gereksiz olduğu insanlarla birlikte yaşıyorum. Hayat bir kere daha zar atıp beni yere seriyor. Aynanın sol çaprazında o yıllardır çektiğim kokuyu görüyorum. Bahsettiğim şey kişi değil, inanın bende öyle olmasını isterdim. Bir düzene ayak uydurmak yeterince zor olmakla birlikte böyle beklenmedik dirsek temaslarında bulunmak beni hiçte memnun olmadığım duygulara gark ediyor. Evet hala mutlu olmayı öğrenemedim eskileri hatırlayıp, kişiliğim müsait değil buna.
Otuzlarını bitirecek bir dayım var ve hala lisede tutulduğu kıza –artık kadın- aşık. Bana öğüt verirken şu cümle döküldü dişlerinin arasından; “-ağlayacağın zaman uzaklaş insanlardan.” Dişleri dedim, kelimeleri dizerken sıkıyordu onları. Bu cümleyi farklı binlerce duyguya benzetip üstüne oturtmaya çalışabilirsiniz; ama anlatılmak istenenin tek bir kalıbı yok. Bende izinde gitmeye karar verdim, bazen sigara paketini açtığınız gibi bitirebiliyorsunuz, bazen kalbinizde bir ağrı ve sol kolunuzda uyuşma hissi uyandırabiliyor bunlar ama o kadar da önemli değil. Hayır kalp problemi olarak düşünemezsiniz, bunu reddediyorum. Tamamen duygusal yaşadığım kalp sıkışıklıklarının teması.
Yazmaya başlayınca durmak istemiyor insan, topal bir adamın tek bacağını sürükleyerek durmaksızın dünyayı gezmesine benzetiyorum bu ruh halini. Adam yolda sürtünme sebebiyle başlayan kanamanın kurbanı olup kuş oluyor sonra bu hikayede. Kanatlarıyla dünyayı geziyor. Optimist oldu değil mi? Gerçekten bu şekilde düşünmüyorum elbette. Adam üstünde Alibeyköy yazan bir konteynerın yanında ölü bulunuyor ve kimsesizler mezarlığına gömülüyor. Ailesi de var oysa, nasıl olduysa… Evet biliyorsunuz neden oraya gömüldüğünü.
Ludovico Einaudi çalıyor. Parmak uçlarımın piyanisti  andıran bir ahenkle yerlerinden hareket edip sigarayı bulunduğu yerden alışını izliyorum, galiba piyanist olmak istiyorum. Ama ne olursa olsun, birinci  dilek hakkımı çok uzun zaman önce kullandım. İkinci dileğimi huzurlarınızda açıklıyorum.

Huzurlarınızdan ayrılmak istiyorum, tabi hala varsa. 

20 Kasım 2015 Cuma

Eşek kadar adam oldum hala cevaplayamadığım sorular var, neden durduk yere gözlerim doluyor, saçma sapan sebeplerden ağlamaklı oluyorum. E delikanlıydık, edep adap gördük biz. Saygıyı sevgiyi insanlığı gördük. Dayak yiyerek kavga etmeyi öğrendik, ama bizi yerden yere vuran kabadayıya karşı bir türlü savunamadık kendimizi. Evet hayat bu. Telkinlerle iyi bir şey gibi gösterdik yaşamayı kendimize. Kendimizi kandırmak adına yorduk hala körelmeyen yanlarımızı. Geçenlerde bir araştırmaya kaydı gözüm, zor şartlar altında yaşayan çocuklar hakkında. Sırbistan'da Abdullah; bu aslan parçası 5 yaşında, kan hastalığı var. He birde ablası varmış bir aralar, onunda ölümünü seyretmiş yaşadığı evde. Çocuğa hala şokta diyorlarmış. Hala delirmediniz mi? Durun daha bitmedi, Beyrut'ta Ralia, 7 yaşında bu prenses, sokakta bir kartonun üstünde yaşıyor, ailesini atılan bir el bombası sonucu kaybetmiş. Yok mu çıldırma belirtisi? Mutfağa koş gördüğün ilk keskin aleti boğazına sapla.
Bu gece size başka şeyler yazacaktım, belki balkondan atladığımda ne kadar hızla yere çakılacağımın matematiksel hesaplamasını yapacaktık, yahut vücudumdaki kanın ne kadar sürede tamamen dışarı akabileceğini görecektik, ama bu çocuklar bana beni unutturdu. İnsanlık sayın seyirciler insanlık, ayağımızın altındaki paspas bile değil artık.
Bu gecenin bütün sigaraları  Ralia ve Abdullah için içiyorum. Bu gecem sizin çocuklar, bu sessizlik ise herkesin.

Dünya artık bir açık hava tiyatrosu, lakin sanıldığı gibi ücretsiz değil.