Yolda olma eylemi. Üstüne kurulmuş binlerce felsefi düşünce.
Mutluluğun, sonunda ya da seyir halinde olduğu kabul edilen zemin. Mühim olanın
ne olduğu hep tartışıldı, kimse yolun kendisine gereken ilgiyi göstermedi.
İşgal edilen bir vatanın kıymetli topraklarını bölüşen işgalci devletler gibi
sömürdü insanlar yolu. Genişti bu yol biraz, bizim kaçabileceğimiz genişlikte
boşlukları vardı. Herkes bir yerlerde, bazı mevkileri bazı insanları bazı
hedefleri bazı hüzünleri bekletti. Acısı ağır gelenler en sağ şeride geçip
dörtlüleri yaktı, kapılarını açıp sırtlarını arka kapıya dayadılar. Muhafazakâr
olanlar çay içtiler, günahkâr ve biraz da umursamaz takınanlar ağızlarına bira
bocaladılar. Ortak noktaları ağlayışların birbirine karışıyor olmasıydı. Hangi
hıçkırık kimin, bilmiyordu hiç kimse. Ama o hep vardı, elini uzattığında
yakalamak istediğin hüzündü o hıçkırıklar. İnsan acısını da bağrına basmak
ister bazen. Bir koru elinin içinde söndürmenin akıllıca olup olmadığı çok önem arz etmez, etmemeli, etmeyecek. En sağ şerit doldu, bir yanındaki şerit
duraksamaya başladı en uçtan. Bir sıra daha dökülüp ağlayacak çok da uzak
sayılmayan bir vakit sonrasında. Bu arada benim arabam yok, bisikletim de yok,
ayaklarım var.
Bundan çok uzun yıllar önce bir savaş yaşandı dünyanın öbür
ucunda. Bu savaşta emir komuta zincirinin en üstünde ben vardım. Çok uzun
sürdü, isimlerini aklımda tutamayacağım kadar insan öldü. Hiçbiri için bir
cenaze töreni yaptırmadım, yapmak isteyenlere de izin vermedim. Bu verdiğim
kararlarla çelişmem anlamına gelebilirdi, bunu yapmazdım. Uzun yıllar sonra
düşman ordunun komutanıyla düelloya çıkmak üzere sözleştik. İki orduyu ayıran
bir semt parkının ortasında, silahsız, neredeyse çıplak, ölümüne bir düello. Orduları
dağıtmış, askerleri evlerine göndermiştik iki komutan. Saat gece yarısına bir
saat kalaydı ve hava hiçbir ölüme hazır değilmişçesine, inatla, umutla, bir
barış çubuğu bekliyordu pelerini dalgalanan bu iki komutanın arasında gezerken.
Uzun bir süre bakıştık, aradan geçebilecek herhangi bir köylünün bu bakışların
arasında buz kesip kalakalması hiç şaşırtmazdı ikimizi de. Ben daha fazla
kayıp vermiştim, çok daha sinirli sayılırdım karşımdakinden. Üstelik fiziki bir
üstünlüğüm de söz konusuydu, kolay kolay yere serilebilecek bir komutan
değildim. Ama düştüğümde ondan daha fazla ses çıkaracak olmam, bir nevi
cezbettiriyordu karşımda hislerini ve düşüncelerini saklayanı. Bir dirsek
teması! Karanlıkta havaya atılan havai fişek edasıyla aydınlattı parkın her
yerini. Bir kere daha! Olmayan iki kılıcın şiddetli çarpışıyla ortaya
çıkabilecek sarımsı görüntüyü bütün şehir gördü. Sonra bir daha! Bir daha! Tekrar ve tekrar! Hiç durmadan! Karşılıklı,
merhametin kapı eşiğinden bile görülmediği anlar. Telefonun saatine bakılırsa
bir saate yakın sürmüştü ama tarih; bir çağ kapattı o sırada. Bir dünyayı
paylaşamadı iki insan, yenişemediler. Yorulmuştuk ama bu yorgunluğun hak
edilmiş bir yorgunluk olduğunu kavramıştım ben. Erdemli olunmalı diyordum, ne
yapılıyorsa, ne yapılmak isteniyorsa yahut yapıldıysa; erdemli olunmalı. Arkamı
döndüm, gidiyordum. Düello benim için bitmişti, kazanan yoktu. Yığıldım.
Etrafımdan geçen kölelerin gözleri önünde o, üstünde toz barındırmayan cihan
komutanı; yığılmıştım.
Şimdi o sağdan ilk iki şeridin arasında, üstümde
pelerinimle, hıçkırıklarını gizlemeye çalışan insanların arasında ilerlemeye
çalışıyorum. Tükendiğini kabul etmeyen insanların boş araziye dönüp bağırdığını
görüyorum, inanmadıklarına başkalarının inanmasını istediklerini duyuyorum, bu
hareketin diğer insanları aşağılamak olduğunu fark ediyorum. Ben mi? Ben sadece
yürüyorum, kolunda plastik unutmuş eroinmanların arasında, tüm parasını
altındaki arabaya vermiş memurların yamacında, yanlış olduğunu bile bile
inanmışlığın büyük bir olay olduğunu kabul edip; hayal kırıklığını daha önce
tatmadan göze alan kadınların arasında yürüyorum. Rimelin değil ruhun akmış,
temizlememe izin ver.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder