12 Kasım 2016 Cumartesi

Sahi, yağmurları nasıldı oranın?

Hayat ne zaman ne olduğunu anlamayacağımız çalkantılardan oluşuyor. Sürekli bir koşuşturma, anlamsız bile olsa diğer insanların anlamlandıracağı hareketler ve akıp giden zaman. Gerçekten neresindesiniz hayatın? Biraz daha geniş bakarsak olaya; içinde misiniz? Yirmi küsür yıldır cevaplayamadım bu soruları, hayatımın mottosu değil belki bu sorular lakin cevaplarının olup olmadığı konusunda da bir fikrim yok. Biraz daha geniş açıdan yaklaşalım, herhangi bir fikrim yok. Her yaşamın; diğer insanların iş çıkışı eve girmeden önce kapının önündeki çöplerin atıldığı hacimli çöp kutuları olduğunu düşünüyorum bu akşam. Bu akşam diyorum çünkü tutarsızlık üzerine ihtisas yapıyorum son günlerde. Evet aşığım ve kapasitemi olabildiğince kullanarak, bunu içimde çürümeden saklamak gayretindeyim. Nedeni basit, gerçekten sahip olduğum tek şey bu. Sizinde öyle. Belki henüz fark etmediniz ama kaçınız bu kadar yüksekten düştü hayatı boyunca? Kaçınız sorgu sual olmadan koşulsuz bir kabul ve bağlılık gösterdi başka herhangi bir olay ve ya kanıya? Görüyorum ki hiç parmak kalkmıyor sınıfta.
Tutarsızlık demiştim, buna sırtımı yaslayarak ikinci bir önermede bulunuyorum. Hayat eğer bahsettiklerim değilse; milyon parçalı bir puzzle olabilir. Ben puzzledan nefret ederim. Bunu bana zaman öğretti. Her şeyin vakti geldiğinde yerine oturduğunu söylediler hep, e hadi o zaman? Oturtsun nasıl bu hale getirdiyse. Belki bütün suçu zamana atıyor olduğumu düşünebilirsiniz ama inanın diğer türlü suçu paylaşmam gerekecek ve bu insanlar üstüne yerden sıçrayan  -artık- çamurlu yağmur damlasını dahil üstünde görmek istemeyeceğim insanlar olacak. Zaman iyi, zaman güzel, zaman tam da bunun için biçilmiş düzensiz düzen.
Yeni bir şehirde isimlerini vermenin gereksiz olduğu insanlarla birlikte yaşıyorum. Hayat bir kere daha zar atıp beni yere seriyor. Aynanın sol çaprazında o yıllardır çektiğim kokuyu görüyorum. Bahsettiğim şey kişi değil, inanın bende öyle olmasını isterdim. Bir düzene ayak uydurmak yeterince zor olmakla birlikte böyle beklenmedik dirsek temaslarında bulunmak beni hiçte memnun olmadığım duygulara gark ediyor. Evet hala mutlu olmayı öğrenemedim eskileri hatırlayıp, kişiliğim müsait değil buna.
Otuzlarını bitirecek bir dayım var ve hala lisede tutulduğu kıza –artık kadın- aşık. Bana öğüt verirken şu cümle döküldü dişlerinin arasından; “-ağlayacağın zaman uzaklaş insanlardan.” Dişleri dedim, kelimeleri dizerken sıkıyordu onları. Bu cümleyi farklı binlerce duyguya benzetip üstüne oturtmaya çalışabilirsiniz; ama anlatılmak istenenin tek bir kalıbı yok. Bende izinde gitmeye karar verdim, bazen sigara paketini açtığınız gibi bitirebiliyorsunuz, bazen kalbinizde bir ağrı ve sol kolunuzda uyuşma hissi uyandırabiliyor bunlar ama o kadar da önemli değil. Hayır kalp problemi olarak düşünemezsiniz, bunu reddediyorum. Tamamen duygusal yaşadığım kalp sıkışıklıklarının teması.
Yazmaya başlayınca durmak istemiyor insan, topal bir adamın tek bacağını sürükleyerek durmaksızın dünyayı gezmesine benzetiyorum bu ruh halini. Adam yolda sürtünme sebebiyle başlayan kanamanın kurbanı olup kuş oluyor sonra bu hikayede. Kanatlarıyla dünyayı geziyor. Optimist oldu değil mi? Gerçekten bu şekilde düşünmüyorum elbette. Adam üstünde Alibeyköy yazan bir konteynerın yanında ölü bulunuyor ve kimsesizler mezarlığına gömülüyor. Ailesi de var oysa, nasıl olduysa… Evet biliyorsunuz neden oraya gömüldüğünü.
Ludovico Einaudi çalıyor. Parmak uçlarımın piyanisti  andıran bir ahenkle yerlerinden hareket edip sigarayı bulunduğu yerden alışını izliyorum, galiba piyanist olmak istiyorum. Ama ne olursa olsun, birinci  dilek hakkımı çok uzun zaman önce kullandım. İkinci dileğimi huzurlarınızda açıklıyorum.

Huzurlarınızdan ayrılmak istiyorum, tabi hala varsa. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder