Hayat ne zaman ne olduğunu anlamayacağımız çalkantılardan
oluşuyor. Sürekli bir koşuşturma, anlamsız bile olsa diğer insanların
anlamlandıracağı hareketler ve akıp giden zaman. Gerçekten neresindesiniz
hayatın? Biraz daha geniş bakarsak olaya; içinde misiniz? Yirmi küsür yıldır
cevaplayamadım bu soruları, hayatımın mottosu değil belki bu sorular lakin
cevaplarının olup olmadığı konusunda da bir fikrim yok. Biraz daha geniş açıdan
yaklaşalım, herhangi bir fikrim yok. Her yaşamın; diğer insanların iş çıkışı
eve girmeden önce kapının önündeki çöplerin atıldığı hacimli çöp kutuları
olduğunu düşünüyorum bu akşam. Bu akşam diyorum çünkü tutarsızlık üzerine
ihtisas yapıyorum son günlerde. Evet aşığım ve kapasitemi olabildiğince
kullanarak, bunu içimde çürümeden saklamak gayretindeyim. Nedeni basit,
gerçekten sahip olduğum tek şey bu. Sizinde öyle. Belki henüz fark etmediniz
ama kaçınız bu kadar yüksekten düştü hayatı boyunca? Kaçınız sorgu sual olmadan
koşulsuz bir kabul ve bağlılık gösterdi başka herhangi bir olay ve ya kanıya?
Görüyorum ki hiç parmak kalkmıyor sınıfta.
Tutarsızlık demiştim, buna sırtımı yaslayarak ikinci bir
önermede bulunuyorum. Hayat eğer bahsettiklerim değilse; milyon parçalı bir puzzle
olabilir. Ben puzzledan nefret ederim. Bunu bana zaman öğretti. Her şeyin vakti
geldiğinde yerine oturduğunu söylediler hep, e hadi o zaman? Oturtsun nasıl bu
hale getirdiyse. Belki bütün suçu zamana atıyor olduğumu düşünebilirsiniz ama
inanın diğer türlü suçu paylaşmam gerekecek ve bu insanlar üstüne yerden
sıçrayan -artık- çamurlu yağmur
damlasını dahil üstünde görmek istemeyeceğim insanlar olacak. Zaman iyi, zaman
güzel, zaman tam da bunun için biçilmiş düzensiz düzen.
Yeni bir şehirde isimlerini vermenin gereksiz olduğu
insanlarla birlikte yaşıyorum. Hayat bir kere daha zar atıp beni yere seriyor.
Aynanın sol çaprazında o yıllardır çektiğim kokuyu görüyorum.
Bahsettiğim şey kişi değil, inanın bende öyle olmasını isterdim. Bir düzene
ayak uydurmak yeterince zor olmakla birlikte böyle beklenmedik dirsek
temaslarında bulunmak beni hiçte memnun olmadığım duygulara gark ediyor. Evet
hala mutlu olmayı öğrenemedim eskileri hatırlayıp, kişiliğim müsait değil buna.
Otuzlarını bitirecek bir dayım var ve hala lisede tutulduğu
kıza –artık kadın- aşık. Bana öğüt verirken şu cümle döküldü dişlerinin
arasından; “-ağlayacağın zaman uzaklaş insanlardan.” Dişleri dedim, kelimeleri
dizerken sıkıyordu onları. Bu cümleyi farklı binlerce duyguya benzetip üstüne
oturtmaya çalışabilirsiniz; ama anlatılmak istenenin tek bir kalıbı yok. Bende
izinde gitmeye karar verdim, bazen sigara paketini açtığınız gibi
bitirebiliyorsunuz, bazen kalbinizde bir ağrı ve sol kolunuzda uyuşma hissi
uyandırabiliyor bunlar ama o kadar da önemli değil. Hayır kalp problemi olarak
düşünemezsiniz, bunu reddediyorum. Tamamen duygusal yaşadığım kalp
sıkışıklıklarının teması.
Yazmaya başlayınca durmak istemiyor insan, topal bir adamın
tek bacağını sürükleyerek durmaksızın dünyayı gezmesine benzetiyorum bu ruh
halini. Adam yolda sürtünme sebebiyle başlayan kanamanın kurbanı olup kuş
oluyor sonra bu hikayede. Kanatlarıyla dünyayı geziyor. Optimist oldu değil mi?
Gerçekten bu şekilde düşünmüyorum elbette. Adam üstünde Alibeyköy yazan bir
konteynerın yanında ölü bulunuyor ve kimsesizler mezarlığına gömülüyor. Ailesi
de var oysa, nasıl olduysa… Evet biliyorsunuz neden oraya gömüldüğünü.
Ludovico Einaudi çalıyor. Parmak uçlarımın piyanisti andıran bir ahenkle yerlerinden hareket edip
sigarayı bulunduğu yerden alışını izliyorum, galiba piyanist olmak istiyorum.
Ama ne olursa olsun, birinci dilek
hakkımı çok uzun zaman önce kullandım. İkinci dileğimi huzurlarınızda
açıklıyorum.
Huzurlarınızdan ayrılmak istiyorum, tabi hala varsa.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder